Bugun...

Sosyal Konut mu Getto mu Varoş mu?

 Tarih: 22-10-2022 12:18:00
Mehmet AVCI

Sosyal konut denildiğinde insanlarda fakir fukaranın ev sahibi olacağı, başlarını sokacakları bir yuvalarının olacağı algısı oluşmaktadır. Bu durumun ise, sosyal devlet olma anlayışı ile örtüştüğünün düşünülmesi gayet normaldir. Son zamanlarda başlatılan Toki aracılığı ile yapılması planlanan sosyal konutların asgari ücret ile geçinen bir ailenin hem hayatlarını asgari ölçüde sürdürerek çocukların eğitim masrafı, ev kirası, elektrik, su, doğalgaz, telefon ve gıda giderlerini karşılayıp hem de sosyal konut aidatlarını ödeyebilecekleri bir hesaplama öngörülse de bu hesabın içinden çıkmak oldukça zor görünmektedir. Bu yazımda bu ödemelerin nasıl yapılacağından ziyade sosyal konutların diğer bir önemli sorunu olan toplumsal güvenlik açığı konusunu değerlendireceğim.

Sosyal devlet olmanın gereği her vatandaşının en azından asgari ölçüde gıda, giyinme, barınma, sağlık, eğitim ve güvenlik ihtiyaçlarını sağlayabilmektir. Güçlü sosyal devlet olmak için ise her vatandaşının yaşam standartlarını yükseltmek, bireyler arasındaki yaşam standartları dengesi sağlamak, sosyal ve ekonomik uçurumlar oluşmasına mâni olmak için gerekli tedbirleri almak gerekmektedir. Bu çerçevede yapılan sosyal konutların birçoğu insanların kısmen de olsa barınma ihtiyaçlarını karşılıyor olsa da birçok sorunu da beraberinde getirmektedir. Bu sorunların başında da -belki de en önemlisi toplu konut alanlarında yaşayan insanların kümelenerek şehrin diğer alanlarından soyutlanmaları gösterilebilir. Yapılan sosyal konutlarda yaşamaya çalışan vatandaşların sosyokültürel ve ekonomik açıdan birbirlerinin benzerleri olması ve kentlerin diğer yaşam alanlarıyla bütünleşememiş, ayrışmış bölümlerinden gelmeleri sebebi ile kendilerine özgü yaşam biçimleri ve sosyokültürel yakınlıkların oluşturduğu kümelenmeler halinde yaşamaları kaçınılmaz olmaktadır. Bu sebeple, günü kurtarmak ve siyasi rant açısından doğru gibi görünen bu uygulamanın, her geçen gün hem maddi hem de sosyal barış açısından güzel yurdumuzun altına döşenen bir dinamit olduğu gerçeğini ortaya çıkarmaktadır. Huzurlu, müreffeh ve geleceğe güvenle bakabilmek için gittikçe çoğalmakta olan bu “GETTO”laşmaya, “VAROŞ”laşmaya hatta tabiri caizse ‘ezik topluluklar’ oluşmasına yol açan zehirli politikalardan ivedilikle vazgeçilmelidir. Aksi taktirde iç barıştan, iç huzurdan ödün vermek zorunda kalacağımız gerçeğiyle yüzleşilmelidir.

Diğer bir taraftan ise ülkemize gelen, özellikle ülkemiz için art niyetli bir ‘büyük plan’ın parçası olarak gönderildiklerini düşündüğüm adına ister mülteci diyelim ister sığınmacı veya muhacir diyelim (biz de ensar olalım, hiç fark etmez çünkü adının ne olduğunun bir anlamı yok) ortalama on milyon kişi de kentlerimizin çeşitli semtlerinde, mahallelerinde, sitelerinde gettolar oluşturmaktadır. Gelişmiş ülkelerde göç ile gelen bu insanlar öncelikle bir rehabilitasyondan geçerek geldikleri ülkeye yönelik bir vatandaşlık bilinci aşılanmaya çalışılmaktadır. Her birinin neredeyse günlük ne yediğini ne içtiğini, hangi şartlarda yaşadığını, eğitim durumunu kaç lira kazandığını, kaç lira harcadığını kayıt altına alarak daha planlı bir politika izlenmektedir. Tüm bunlara rağmen bu ülkeler, bizim gibi milyonlarca değil on-yirmi tane ‘nitelikli’ mülteciyi kabul ederek önce ihtiyaçları olan insan profiline uygun olup olmadığını incelemektedir. Sonrasında ise mevcut duruma uygun olmaları durumunda kabul edilen bu kişileri yukarıda belirttiğim gibi belirli bir rehabilitasyondan geçirerek ülkesine uyumlu hale gelene kadar takibe devam etmektedir. Bizim ülkemizde olduğu gibi elini kolunu sallayarak sınırdan geç, sonra da ‘saldım çayıra mevlam kayıra’ gibi bir yaklaşım yoktur. İçişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Çataklı, 21 Haziran 2022 tarihinde yaptığı açıklamada 2016’dan bu yana Türkiye’ye göç eden Suriyelileri kontrol ettiklerini belirterek "Aralarında askıya aldığımız kişiler de var" sözleriyle 122 bin Suriyelinin kayıp olduğunu açıklamış; aynı zamanda "İki yıldır aradık, taradık, hiçbir yerde bulamadık, adreslerine gidip baktık, yoklar" ifadesinde bulunmuştur. Devletin itirafı böyleyse kayıt dışı ülkemize giren yabancıların gerçek sayısı ne kadardır?

Gettolaşmanın oluştuğu semtlerin gittikçe çoğalması gelecek açısından ciddi kaygılar uyandırmaktadır. Polis kayıtlarına bakıldığında, suça karışma oranı adına sosyal konut, varoş veya gettoların diğer semtlere, mahallelere göre fazlalaştığı görülmektedir. Öyle ki yapılan basit bir araştırma sonuçları bile bize kaygılanmamız için gerekli nedenleri vermektedir. Birçok ilimizde (Kocaeli, Samsun, Denizli, Tekirdağ, Trabzon, Eskişehir, Afyonkarahisar, Konya, Mersin, Adana, İzmir, Ankara, İstanbul) yirmi (20) küsur mahalleye polis bile zor girerken kargo şirketleri ve posta servisleri bu mahallelere ulaşmakta oldukça zorlanıyor. Hal böyle iken siyasi partiler adeta sosyal konut konusunda sırf seçmene şirin görünmek adına birbirleri ile yarışırken maalesef olayın sosyokültürel boyutunu hesaba katmıyorlar. Muhalefet partilerinin eleştirileri ise durumun yalnızca maddi boyutunu irdelemekle sınırlı kalıyor. Bu sosyal konut projeleri tekrar gözden geçirilerek gettolar, çeperler veya varoş semtleri oluşturmanın önüne geçilmeli, karma bir şekilde zengin, fakir ve orta direğin beraber yaşayabilecekleri yaşam alanları oluşturmanın metotları bulunmalıdır. Aksi takdirde bu gidişat sosyal barışı tamiri, telafisi ve geri dönüşü mümkün olmayan; gelecek nesillerimizi kaybedeceğimiz vahim bir tablo ile yüzleştirme tehlikesini taşımaktadır.  Millet olmanın birçok tarifi var. En önemli tarifi ise konumuza da uygun olanı kıvançta, kederde bir olmak, ortak şeylere sevinip, ortak şeylere üzülebilmektir. Aksi halde bir araya gelen bir grup insan aynı soydan gelseler bile sadece bir kitle olabilirler, millet olamazlar. Atalarımız üzüm üzüme baka baka kararır demişler. Gettolarda yetişen çocuklar da genelde birbirinin benzerleri olarak yetişmekte, dünyaya gözlerini açtıkları bu pek çok açıdan dezavantajlı bölgelerde de suça karışma oranlarının ülke ortalamasının çok üzerinde olduğu bir vakıa iken, yasal itiraz veya protesto kültüründen bile uzak yetişen bu gençler mafya benzeri organize suç örgütleri için önemli bir personel potansiyeli oluşturuyor. Çocuklar çok küçük yaşlarından itibaren amaçlarını çok para kazanmak, zengin olmak, hatta mafya olmak olarak belirliyorlar istiyorlar kahir ekseriyetle.

 

Olayın bir de şöyle bir boyutu bulunmaktadır ki, birçoğunuza ne demek istediğimi daha iyi anlatabileceğimi sanıyorum; yukarıda belirtmiş olduğum yerleşimler arasındaki bu kopukluk ve birbirlerinden izole olmaları durumu insanlar arasındaki yardımlaşma ve komşuluk ilişkilerini de etkilemektedir. Eskiden mahalle hayatında daha yakın ilişkiler kurulurken şimdi sadaka verecek, yardımlaşacak ve hatta çoğumuz kestiğimiz kurbanların paylarını dağıtacak yakın komşu bulamamaktayız. Sadaka, fitre ve zekat vermek isteyenler yapacakları bu hayırlarını yaparken zorlanmakta, bir çok insan hayır kurumlarına vekalet vererek pay dağıtma sorumluluğunu hayır derneklerine, vakıflara havale etmektedir. Yaygınlaşan bu alışkanlık ile son zamanlarda mantar gibi çoğalan bu vakıf ve derneklerin ne kadar güvenilir olduğu ve denetlendiği ise şüphelidir. Bu dernek ve vakıfların denetimini, kontrolünü sağlayacak olan ise bağış yapan mudiler olması gerekir. Devletin sorumluluğu ve kontrolü evrak üzerinden gelir gider durumuna bakmakla sınırlıdır. Kurbanı kesildi mi? Nerede kesildi, kestiyse kimlere dağıtıldı? Gibi konular devletin sorumluluk alanına girmez, bunları denetleyecek olan bağışçılardır; parayı havale ettim, sorumluluktan kurtuldum, kurbanım kesildi, fakir fukaraya dağıtıldı, zekatım, fitrem, sadakam ihtiyaç sahiplerine ulaştı diyerek sorumluluktan kurtulmak o kadar da kolay olmamalı. İşini layıkıyla yapan dernek ve vakıflarımız var onların haklarını da teslim etmek gerekiyor fakat insanların kendi grupları içerisinde kümeleşmeleri toplumsal bölünmeye yol açarak insanları etraflarına karşı daha sorumsuz kılarken, bu durumdan faydalanan fırsatçılara da gün doğuruyor.

 

Bir tarafta kale duvarları gibi duvarların arkasında özel güvenlik personelleri ile toplumdan tecrit olarak yaşayan elitler, diğer tarafta çeperlerde yaşayan-gettolaşan garipler..  Bu sosyokültürel ayrışma bu hızla artmaya devam ederse ileride ufak bir kıvılcım şatolarda yaşayanlar başta olmak üzere hepimizi yakar, ülkede yaşayan hiç kimsenin can ve mal güvenliği kalmaz. Bu gidişata dur demek için içişleri bakanlığı ve aile ve sosyal politikalar bakanlıkları ortaklaşa çalışmalar yapmalı, üniversitelerimizde de özellikle sosyoloji bölümleri ile iş birliği yapılarak ortak akıl ile akademik düzeyde de çözüm yolları aranmalıdır.

  Bu yazı 655 defa okunmuştur.
  YORUMLAR YORUM YAP | 0 Yorum
  FACEBOOK YORUM
Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
  • BUGÜN ÇOK OKUNANLAR
  • BU HAFTA ÇOK OKUNANLAR
  • BU AY ÇOK OKUNANLAR
  YAZARLARIMIZ
YUKARI