Bugun...

MEDENİYET?

 Tarih: 17-10-2022 09:54:00
Zeynelhan Sipahi

SİVASLI BİR ERASMUS ÖĞRENCİSİNİN BATI MEDENİYETİ ÜZERİNE DENEME YAZISI…

Bu yazıyı, Hollanda’ya mimarlık stajı yapmaya geldiğim zamanlarda yazmaya başladım. Sıradışı bir yapı olan Amsterdam Halk Kütüphanesindeyken gitmeme birkaç gün kala, buradan ayrılmanın verdiği hafif bir hüzünle, ancak ülkeme dönmenin verdiği büyük bir heyecanla kaleme alıyorum bu satırları. Nitekim uzun bir süredir kulaklarımda Mehmet Âkif’in “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” lafı çınlıyor, ve anladım ki ne demek istediğini ancak tecrübeyle idrak edebilecekmişim.

Daha yazının hemen başında bir çelişki ifade ettiğimin farkındayım. “Madem ayrılacağın için hüzünlüsün, neden Batıyı tek dişi kalmış bir canavara benzeten Âkif’in sözü kulağında çınlıyor?” diye sormuş olabilirsiniz. Ancak inanın bana, bunu nasıl ifade edeceğimi hiç bilmiyorum. Tıpkı gurbetçi vatandaşlarımızın bize Avrupa’daki hayatı bir türlü ifade edemedikleri gibi -veya da bizim bir türlü kavrayamadığımız gibi.

Evet, tam olarak ne demek istediklerini anlayamamıştık hiç. Kendilerinden sadece net bir cevap bekliyorduk. Avrupa’da hayat güzel mi, değil mi? Cevabı ya evet olmalıydı, ya da hayır. Ya siyah, ya da beyaz. Gri bir bölgenin olacağına ihtimal vermiyorduk. Çünkü bize öğretilenlere göre, doğrular ve yanlışlar çok keskin bir çizgiyle ayrılıyordu.

Gurbetçi vatandaşlarımızdan, izne geldikleri dönemlerde Avrupa’daki yaşamla ilgili güzel cümleler duyamıyorduk. İşlerine çok erken saatlerde kalkıp gidiyorlar (bu saatler gerçekten normal değil, sabah 4.00-4.30’u buluyor.), akşama kadar kısa süreli molalarla çalışıyorlardı. Türkiye’deki birçok ailede olduğu gibi, kadınların çalışmayıp ev işlerine ve ailelerine zaman ayırması çok zordu. Çünkü Avrupa’da geçimin sağlanması için evdeki tek bir bireyin çalışması yetmiyordu. Elde ettikleri emeğin sonucunda, buradaki yerliler için gayet normal hayat standartlarına ulaşabiliyordunuz, çünkü onlar daha minimal yaşamayı tercih ediyorlardı.

Mimari standartlar bile çok farklıydı. (Düşük metrekareli evler, dar kol genişlikleri vs.) Dolayısıyla Türkiye’deki gibi geniş evler bulmak zor hale geliyordu. Bunların ötesinde gurbetçi vatandaşlarımız, kendilerine ait olan Türk gelenek ve göreneklerinden vazgeçmek istemiyorlardı. İşte çelişki, tam olarak burada oluşuyordu. Klasik bir tabirle orada Türk, Türkiye’de “Alamancı” oluyorlardı.

Bu durum sadece Avrupa’daki Avrupalıların veya Türkiye’deki Türklerin kendilerine bakış açısı olarak değerlendirilmemelidir. Bu, aynı zamanda bir yaşam tarzına dönüşmüştür.

Çünkü Avrupa ülkelerinde gelenek ve göreneklerini kaybetmek istemeyen Türk vatandaşları, mümkün mertebe kendi hayat tarzlarını yaşamaya çalışıyorlar. Yani Avrupa’da “Türk olmak” demek, kendi kültürlerini sahip oldukları sınırlı şartlarda yaşamaya çalışmak anlamına geliyor.

İşin diğer tarafında ise, sonuçta bu insanlar başka bir ülkede yaşıyorlar, oraya belirli oranda uyum sağlamak zorundalar. Oranın dilini konuşmak, çocuklarını oradaki okullara göndermek, oradaki öğretmenlerden ders görmek ve oradaki insanlarla iletişim içinde yaşamak zorundalar. Kısaca, oranın sistemine ayak uydurmalılar. Avrupalılar, bunu kendi ülkelerinde yaşamanın bir bedeli olarak görüyorlar ve Türkleri asimile etmeye çalışıyorlar, ancak Türkler bu duruma direniyorlar.

Sonuç olarak, Avrupa’daki vatandaşlarımız yaşatmaya çalıştıkları Türk kültürüyle Batı kültürüne uyum sağlayamıyorlar. Bu uyumsuzluk, aynı ülkede iki farklı yaşam tarzını beraberinde getiriyor.

Avrupalıların, gurbetçi vatandaşlarımıza karşı ödetmeye çalıştıkları bedel, Türkleri Avrupai tarzda yaşamaya zorlamaları olarak karşımıza çıkıyor. Çocukları oranın dillerini öğreniyor ve ister istemez belirli derecelerde değişimler meydana geliyor.

Ancak gözlemlediğim kadarıyla, Türk gençleri de Türklük bilincini yitirmek istemiyor. Bu durum da ilginç bir arada kalmışlık halinin ortaya çıkmasına sebep oluyor. Türk gençleri, Avrupalılardan ziyade ya yine Türklerle ya da diğer göçmen milletlerle arkadaşlık yapmayı tercih ediyorlar.

Ancak dediğim gibi, Türkiye’de doğmamış olmak, oranın dilleriyle yetişmek, ne Türkiye’de Türk olmaya benziyor, ne de Avrupa’da Avrupalı olmaya. Sonuç olarak, geniş kapsamlı bir monachopsis sendromu ortaya çıkıyor. Kendilerini ne oraya ait hissedebiliyorlar, ne de buraya. Karşımıza çıkan sorunun payı yüksek oranda bizlere ait.

Bir düşünün lütfen, hayatınız boyunca Türk Kültüründen vazgeçemediğiniz için Avrupa’da dışlanıyorsunuz. Ancak yazın birkaç hafta Türkiye’ye gelip rahat bir şekilde vakit geçirmeye çalışıyorsunuz, ancak bu sefer de kendinize yapıştırılan “Alamancı” damgasıyla karşılaşıyorsunuz.

Emin olun, sahip oldukları kültürden vazgeçmeye kalksalar (ki bunu yapanlar var), Avrupa’da Türk olmak sorunuyla karşılaşmayacaklar. Çünkü Avrupalıların birçoğunun canını sıkan şey, Türklerin Türklüklerinden vazgeçmemiş olmaları durumu.

Gözlemlediğim kadarıyla, dilini, dinini, geleneklerini ve göreneklerini yaşamaktan vazgeçmiş Türkler hiçbir sorunla karşılaşmıyorlar. Bu tamamiyle bir tercih durumudur. Eğer özünüzden vazgeçmeyi tercih ederseniz, kapılar ardınıza kadar açılır.

Şimdi sizlere bir soru sormak istiyorum; Türklüklerinden vazgeçmedikleri için ayrımcılığa uğrayan insanlara, Türkiye’ye geldiklerinde de sorun yaşatmak ne kadar doğru?

Kendisi de bir gurbetçi çocuğu olan annem, “Gitmeden orada ne olduğunu anlamazsın,” diyordu, “buradan ahkam kesmeye benzemez.”. Ne demek istediğini şimdi anlıyorum.

Ve evet, medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar. Kendisinden başka kimseye saygı göstermeyen, ancak saygı gösteriyormuş gibi yapan uygar Batı medeniyeti.

LGBT’leri destekleyip, Ortadoğu’dan gelen insanlara burun kıvıran, ama onlar olmadan da yaşamayacaklarını gayet iyi bilen Avrupa ülkeleri.

Şu an Hollanda’da, belki de Hollanda bayrağından daha çok Ukrayna Bayrağını görüyorum. Savaşa, haksızlığa ve zorbalığa karşılarmış. Öyle de olmalı, ama o savaşın çok daha kanlısı yıllardır Ortadoğu’da devam ediyorken neden hiçbirinizden adamakıllı bir tepki duyamadık?

Gerçekten barışı savunan bir medeniyet, nasıl olur da savaş seçer? Nasıl olur da öldürülen çocukların değerini ten rengine göre ayırt eder?

Bizleri ülkelerinde sadece işçi olarak kabul eden uygar Avrupa, artık Erasmus öğrencilerine bile vize vermiyor. Çünkü biz onları yönetecek yerlere gelemeyiz, her zaman onlar bizi yönetmeli. Biz orada, onların yapamayacakları işleri yapmalıyız, daha fazlasını değil.

Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün bahsettiği muasır medeniyetler seviyesiydi, onlar gibi olmak değil, olamayız da. Ancak hem kendimizi hem de bizden sonra gelecek nesilleri iyi bir şekilde yetiştirerek ideallerimize ulaşabiliriz.

Bugün, hem Türkiye’deki Türkler, hem de Avrupa’daki Türkler olarak devranın döneceği günü bekliyoruz.

Uzaklarda bir yerlerde, bir şeyler kök salıyor.

Bir gün gelecek Dönence,

… biliyoruz.

 

             Zeynelhan Sipahi

                        OBA, Amsterdam Halk Kütüphanes

  Bu yazı 491 defa okunmuştur.
  YORUMLAR YORUM YAP | 0 Yorum
  FACEBOOK YORUM
Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
  • BUGÜN ÇOK OKUNANLAR
  • BU HAFTA ÇOK OKUNANLAR
  • BU AY ÇOK OKUNANLAR
  YAZARLARIMIZ
YUKARI