Sivas Kızılırmak Gazetesi |Sivas'ın Birlik Sesi
HV
15 TEMMUZ Pazartesi 12:05

SABİ YUNUS

Hatem Türk
Hatem Türk
Giriş Tarihi : 21-05-2024 09:11

Bahar alacası günlerinde Gürbay’ın güney yamaçlarında kadife çimenler burunlamaya başlamıştı. Bu, davarın da yavaş yavaş yumuşak dağlara sürülmesi demekti. Böylece kışlık zahrası tükenmeye yüz tutmuş köylüler zor geçen kıştan sonra ferahlayacaklardı.

Aylardır ağılda beslenen davarın mayıs kokusu köyde baharın da bir müjdesi gibiydi. Davarın peşinden köyün çocukları da yaylıma gidiyor, çobanın kendilerine emanet ettiği kuzuları saatler süren yolculuktan sonra sahiplerine getiriyordu. Büyük emeğin karşılığı olarak erkekse üç, dişiyse iki yumurta dölcek olarak alıp doğru annelerine götüren çocuklar bunları afiyetle yiyorlardı.

*

Bu günlerde Halim’in evinde bir heyecan daha vardı. Yeni bir kardeşi doğmuştu. O da tıpkı dedesinin kendisine verdiği kuzu gibi bembeyaz, pamuk gibi güzel bir çocuktu. Okula gidince aklı fikri evde olur, teneffüslerde bile okulun hemen yanındaki evlerine koşardı. Aksi gibi bu günlerde aynı zamanda davara da gitmesi gerekiyordu. Okuldan sonra 23 Nisan provasına katıldı. Eve de uğrayıp koyunların peşine giden arkadaşlarına yetişti. Kışla’nın ağılından Gelin Taşı’na yukarı tırmanırken filemsi bir kökü olan çalıklardan söküp yemeleri yorgunluklarını biraz olsun gidermişti. Tepenin ardında eskiden zengin bir uygarlığa ev sahipliği etmiş Sarıkız vardı. Definecilerin sürekli kazı yaptığı bu güzel düzlükte otlayan davar çabucak doyardı.

*

O gün Halim şanslı günündeydi. Gider gitmez çoban kucağına hemen bir kuzu verdi. Yine dedesine götüreceği bu kuzunun kuyruğunun üstünde kahverengi bir ben vardı. Gözlerinin kenarları kara, göz rengi ise mavi ve yeşil arasıydı. Annesi kuzlar kuzlamaz yalasa da henüz kurumamıştı. Halim kazağının kirleneceğini aklından bile geçirmemişti. Kuzuyu kucağına alıp aynı yoldan köye gitmeye başladı. Önceleri çok hafifken zamanla ağırlaşmaya başlayan kuzunun boynunu ve kulaklarını sık sık öpüyordu. Belki de dedesi bunu kardeşine verecekti. Zamanla yorulan kuzu da uyuyup kaldı. Onu rahatsız etmemek için azami gayret sarf eden Halim, kardeşine de yetişmek için adımlarını sıklaştırdı. Neyse ki anneannesinin evi köyün başındaydı. Kuzuyu ona teslim etti. Ebesi de ona dut ve kayısı kurusu verdi. Halim bunu düşünecek durumda değildi. Yirmi günlük bebeğe Yunus ismini vermişlerdi. Henüz içeri girmeden evde huzursuz bir hava hissetti.

Bebeğin olduğu odaya kadınların biri girip diğeri çıkıyordu. Gözleri ablasını aradı. O da panik içinde koşuşturanlardan biriydi. Kendisinden daha büyük olan komşu Sevim Abla’yı çağırdı. Bir hışımla o da geldi ama durumda değişen bir şey yoktu. Bebeğin acı acı ağlaması bir türlü kesilmiyordu. Halim’den birkaç yaş büyük olan Selma’ya, Fadime Yenge’yi çağırmasını söylediler.

Herkes bir şeyler yapmak telaşındaydı. Ev normal düzeninden çıkmıştı. Kimsenin aklına yemek yapıp diğer çocukları doyurmak gelmiyordu. Halim ve Selma’yla birlikte dört çocuk da yemek isteyecek durumda değildi zaten.

*

Fadime Yenge köyün ebe kadınlarından biriydi. Sarılık keser, doğum yaptırır, hacamat yapar, bardak vururdu. Diğer pek çok hastalıkla da ilgilenirdi. Bilgili olduğu kadar güçlü ve bir o kadar da güzel bir kadındı. Ancak kızdığı zaman karşısında kim olursa olsun insanın içinden geçirmekte bile zorlanacağı lafları ulu orta söyler, yakası açılmadık küfürler ederdi.

İçeriden küfürler, ağır hakaret sözleri geliyordu. “Bu çocuğu nasıl bu hale getirdiniz töremiyesiceler, boynun altında kalaydı, sırtıyın üstüne gideydin davara, babayın, dedeyin ağzına sı..” Odanın bir köşesinde büzülmüş olup biteni izleyen Halim, gelen her lafta kasvetin arttığı ortamdan uzaklaşacak gücü bile bulamamıştı kendinde. En küçük kardeşi Bayram’a bakmak da Selma’nın görevi olmuştu. O da 8-10 yaşlarındaydı. Aradaki laflardan anladığına göre bebeği Selma’ya emanet edip çalışmaya gitmişler, o da bebeğe iyi bakamadığından hasta etmişti.

Zaman ilerledikçe kadınların sayısı da artmaktaydı. Bir ara da süt zehirlenmesi ifadesini duydu. Halim’in tek istediği şey bebeği görmekti. Ancak göremedi. Akşama doğru evin kasveti adeta havayı da kararttı. Sanki yeniden kara kış gelmişti. Evde herkes birbirine bağırıp çağırıyordu. Küçüklerin her biri bir yerlerde ağlıyordu. Köye yeni gelen elektriğin lambası kör zindan olmaktan kurtarsa da eve neşe vermiyordu. Çocukların babası her zaman gurbette olduğundan onun adı bile yoktu. Evin küçüğü Ömer 12 yaşındaydı. Altı çocuk ve onca tarla, bahçe bostanla kalan ananın en büyük şansı geriye kalan beş çocuğundan dördünü babalarının yanına Almanya’ya gönderilmesiydi. Onu da çocukların polis dayıları akıl etmiş, kâğıt işlerini de bizzat üstlenerek hepsini de apar topar paketlemişti. Yoksa onca çocuk köyün başında ne yiyip içecekti. Türkiye’de kalan tek büyük çocuk olan Osman’sa Gürün’de lisede okuyordu. Dolayısıyla evin anasının çocuklara bakacak ne hali ne de zamanı vardı. Neyse ki çocukların hepsi de çok sağlıklıydı da geçinip gidiyorlardı. Ayrıca ev birlikten yeni çıksalar da çocuklar zamanlarını büyük evde geçirir, karınlarını orda Sultan Ana’nın elinde doyururlardı.

*

Bebeğin ağlayacak gücü kalmamıştı ama iyileşecek gibi de değildi. Sabah erkenden Sevim Abla bebeği bir beze sarıp Naime’nin kucağına vererek Gürün arabasına bindirdi. Naime orada abisini buldu, bebeği sağlık ocağına götürdüler. Bebeğin Sivas’a gitmesi gerektiğini öğrenince çaresizce boyun eğdiler.

On dört on altı yaşındaki iki çocuk kucaklarındaki bebeği Bağırsak Dere’sine yukarı ağır ağır giden otobüsle Sivas’a doğru götürüyorlardı. Osman’ın ağzını bıçak açmıyordu. Naime ise boynunu bükmüş gözlerini bebekten bir an alamıyordu. Bir ara bebeğin ağzını kıpırdattığını gördü. Suyun yüzeyine çıkıp nefes almaya çalışan küçük balıklar gibiydi. Yirmi günlük gözlerini annesi mi ablası mı olduğunu kestiremediği ama her şeyiyle aynı olduğu gözlere dikti. Sanki bir şeyler demek istiyor gibiydi. Naime açlığı, yorgunluğu, parasızlığı, nereye, kimin yanına gittiğini, çocuğun saatlerdir hiçbir şey yemediğini bile unutmuş olarak bu güzel gözlerdeki anlamı aradı durdu. Nefes alamıyor ama kalbi parçalanacakmış gibi atıyordu. Yüreği ağzından çıkacak gibiydi. Sonra minik dudakların kapandığını ve bir daha açılmadığını gördü. Gözleri hala açıktı. Biraz sonra o gözler de kapandı. Bu kısa zamanda abisi dalgın bir şekilde pencereden dışarıyı izliyordu. Kangal yol ayrımından geçmişler Halep Köprüsü’ne yaklaşmışlardı.

*

Halim gece boyunca uyuyamamıştı. Kulaklarında sürekli kardeşine dair konuşmalar vardı. Duymamak için yorgana sarıldıkça sarıldı. Sabah uyandığında ablası Yunus’u götürmüştü. Umutsuzluğu biraz dağılmış, hava soğuk da olsa içi kıpır kıpırdı. Akşam arabasıyla kardeşinin gülen gözlerine kavuşacağını ümit ediyordu. Köyün çocukları hafif karlı havaya rağmen yine davarın peşine gitmişler, Halim’se sessizce onları takip etmişti. Zamanın bir an önce geçmesini istiyor, içi içini yiyordu.

*

Otobüs zaman zaman karlı yollardan geçerken pencereye tozak savruluyordu. Yorgunluğunu hissedemeyen Naime, abisine dönüp “abi, bebek öldü” diyebildi. Sesi kendine garip gelmişti. Bu sözü nasıl diyebilmişti, bir türlü anlamadı. Abisi bebeği kucağına aldı. Eğilip kapalı gözlerini, burnunu öptü. Hıçkırarak ağlamaya başladılar. Sesleri diğer koltuklardan da duyulmaya başlayınca arka koltukta oturan bir kadın ellerindeki bebeği aldı. Bebeğin yüzünü kapattı. İki kardeş ağlamaktan başka bir şey yapmıyorlardı. Kadın onları yalnız bırakmadı. Otobüsten inip hastaneye gittiler. Sonra tekrar bebeği kucaklarına alıp yeniden Gürün’e döndüler. Bu arada kendileri de o sabi gibi olmuşlar, konuşamıyor, düşünemiyorlardı. Hiç tanımadıkları o kadın işini gücünü bırakıp ölü sabiyi Gürün’deki amcalarına teslim etti. O da Gürün mezarlığındaki annesinin yanına defnetti. Şimdi orada Tökoğlu Yusuf’un eşi, Sümbüllü Yurtlu Halveti Tarikatı Şeyhi Mustafa Çavuş’un kız kardeşi Hatice Ebe Ana’nın mezarının yanında belli belirsiz bir sabi mezarı vardır.

YORUMLAR
DİĞER YAZILARI
sanalbasin.com üyesidir