Bayraklar, Sessizlikler ve Siyasal Kürtçülüğün Çıkmazı

24 Oca 2026 - 15:44 YAYINLANMA

Suriye’nin güneyinde, Suriye topraklarına İsrail bayrağı dikilirken;
Türkiye sınırları içerisinde Türk bayrağının indirilmesi…

Bu tabloyu yan yana koyduğunuzda karşımıza çıkan soru basittir ama ağırdır:
Bu neyin mücadelesidir, kimin adına yapılmaktadır?

Türkiye’nin politikalarını, fikirlerini, iktidarını beğenmeyebilirsiniz.
Bu, demokrasinin doğal ve meşru bir sonucudur.
Ancak bir ulusun onurunu, bayrağını hedef almak; onu indirmek, aşağılamak kimsenin hakkı değildir.
Bu, demokratik itiraz değil; açık bir provokasyondur.

Siyasal Kürtçülüğün bugün geldiği nokta, tam da bu sorunun cevabında gizlidir.
Çünkü bu hareket, uzun süredir ne bölge halklarını ne de yaşadığı coğrafyanın gerçeklerini esas almaktadır.
Tercihi nettir:
Güçlü olanın, yani emperyalist aktörlerin yanında saf tutmak.

Bu tutum yalnızca Türkiye’de değil, bölgedeki tüm toplumlarda doğal olarak tepkiyle karşılanmaktadır.

İsrail, Suriye’nin askeri altyapısını sistematik biçimde yerle bir ederken;
Rusya ve İran yıllarca bölgede güç gösterisi yapıp zulüm ve işkenceyi normalleştirirken;
ABD ise IŞİD’den, “Demokratik Toplum” adı verilen sözde sol yapılara kadar
bölgedeki hemen her örgütün kurucu hamisi olarak sahnede yer alırken…

Bu süreçte, ABD’nin himayesinde büyüyen yapılar bölgeye
korku, açlık, sefalet ve zorunlu göçten başka bir şey getirmemiştir.

YPG / SDG başta olmak üzere bu yapıların derin bir sessizliğe gömülmesi tesadüf değildir.

ABD, Rusya, İngiltere ve İran;
Suriye topraklarında üsler kurarken,
fiilî işgali kalıcı hâle getirirken
ne bir itiraz ne de sembolik bir tepki görülmektedir.

İsrail, Suriye’nin güneyini işgal edip bayrağını göndere çekerken;
IŞİD benzeri yapılar gibi, Kürtçü terör örgütlerinin de sesi çıkmamaktadır.

Daha da çelişkili olan şudur:
Suriye’deki merkezi iktidarı “geçici” diye tanımayan bu yapılar,
aynı devletten Kürt otonom bölgesinin anayasal güvence altına alınmasını talep etmektedir.

Bu nasıl bir siyasettir?

Tanımadığın devletten anayasal güvence talep etmek,
meşruiyeti reddedip yetki istemek,
siyaset değil; vesayet arayışıdır.

ABD ile Kürtçü örgütler arasındaki ilişki artık gizlenemez bir noktaya gelmiştir.
Bu ilişki, sıradan bir çıkar ortaklığını aşmış;
neredeyse organik bir bağ görüntüsü kazanmıştır.

Bütün bu gelişmeler yaşanırken;
Kuzey Irak’ta 14 yıldır aşiret düzenini tahkim eden,
Kürt toplumunun kılcal damarlarına kadar nüfuz eden
Barzani’nin yeniden sahneye çıkma çabası da dikkat çekicidir.

Şunu açıkça ifade etmek gerekir:
Bu yapılar, ağa babalarından emir gelmeden adım atmazlar.

Endişe verici olan şudur:
Kürtçü hareket yeniden bir pazarlık masasının parçası hâline getirilmektedir.
ABD’den beklenen karşılık alınamayınca,
bu kez İran merkezli; Irak–Suriye bağlantılı yeni bir emperyalist senaryonun figüranı yapılmaktadır.

Açık konuşmak gerekir:
Yerel halkları, tarihsel gerçekleri ve bölge devletlerini yok sayarak,
baypaslarla kurulacak yapay bir Kürt devleti,
en büyük zararı yine Kürtlere verecektir.

Türkiye ve bölge devletleri,
emperyalist güçlerin ve küresel sermayenin bu tezgâhına düşmemelidir.

Çünkü bu coğrafyada en güçlü aktör;
binlerce yıllık devlet aklıyla,
onlarca devlet kurmuş,
binlerce yıl bölge halklarıyla birlikte yaşama kabiliyeti göstermiş Türkiye’dir.

Gerçek ve kalıcı çözüm;
haritaları cetvelle çizen emperyal projelerde değil,
Kürtlerin yaşadıkları ülkelerle ileri demokratik çerçevede, vatandaşlık temelinde uzlaşmalar üretmesindedir.

Başka bir yol yoktur.

Kalın sağlıcakla 
Köln 24 Ocak 2026

YORUMLAR

Maksimum karakter sayısına ulaştınız.

Kalan karakter: