Epstein ve Dokunulmazlık Çağı: İnsanlık Neyi İzliyor?

19 Şub 2026 - 12:15 YAYINLANMA


Bazı konular vardır; insan yazmak ister ama kalemi her seferinde yarıda bırakır.
Çünkü yazdıkça rahatlamaz, yazdıkça ağırlaşır.
Uzun zamandır ilk kez bir metni defalarca yazıp silmemin sebebi bu.
Her gün yeni bir belge çıkıyor.
Her gün yeni isimler.
Her gün yeni iddialar.
Ve insan bir noktada şunu fark ediyor:
Bu artık bir “haber” değil.
Bu bir skandal da değil.
Bu, insanlığın aynaya bakmak istemediği bir yüz.
Dünya bu yüzden şokta sanılıyor.
Ama bu bir şaşkınlık hâli değil artık.
Bu, inkâr edemediğimiz bir gerçekle baş başa kalma hâli.
Geçmişte savaşlar oldu.
Kaleler yıkıldı, şehirler yok oldu, ülkeler haritadan silindi.
Bu dünya atom bombasını gördü.
Bir şehrin saniyeler içinde nasıl kül olabildiğine tanık oldu.
Hiroşima’yı gördü.
Nagasaki’yi gördü.
Peki sonra ne oldu?
O şehirler yeniden kuruldu.
O ülkeler, tarifsiz acıların içinden sürünerek de olsa ayağa kalktı.
Çünkü o dönemlerde kötülük açıktı.
Düşman belliydi.
Karanlık vardı ama yeri az çok tahmin edilebiliyordu.
Bugün ise kötülüğün yeri belli değil.
Çünkü her yerde.
Bugün karanlık kalelerin arkasında değil.
Üniversite salonlarında, iş jetlerinde, yardım vakıflarında, bağış gecelerinde dolaşıyor.
Kravatlı.
Temiz yüzlü.
Saygın.
Ve belki de ilk kez bu kadar net görüyoruz:
Kötülük artık marjinal değil, merkezde.
Ortaya saçılan dosyalar yalnızca bir suç zincirini değil, bir koruma düzenini anlatıyor.
Belgeler var.
İsimler var.
Uçuş listeleri, adres defterleri, tanıklıklar var.
Ama hesap yok.
Ve mağdurlar…
Mağdurlar neredeyse her ırktan, her milletten.
Ortak özellikleri ne ülkeleri, ne dinleri, ne dilleri.
Ortak özellikleri savunmasız olmaları.
Yaşı küçük, yalnız, korunmasız.
Dünyanın neresinde doğduklarının hiçbir önemi yok.
Çünkü bu sistem için hepsi “harcanabilir”.
Failler de her yerden.
Ama onları birleştiren şey pasaportları değil.
Onları birleştiren şey:
dokunulmazlık hissi, para, güç.
Elitizmle örülmüş görünmez bağlar.
İşte bu yüzden bu dosya yalnızca bir suç dosyası değil.
Bu dosya; gücün, paranın ve siyasetin nasıl bir araya gelip hesapsızlık ürettiğinin kanıtı.
Ve insanlık bugün tarihte ilk kez aynı anda şunu yaşıyor:
Her şeyi biliyoruz…
Ama hiçbir şeye dokunamıyoruz.
Biliyoruz, görüyoruz, konuşuyoruz.
Ama sonuç yok.
Konuşmak serbest.
Paylaşmak serbest.
Öfkelenmek serbest.
Dosyalar açılıyor, sonra sessizce kapanıyor.
Skandallar patlıyor, gündem değişiyor.
Hafıza siliniyor.
Suç, olduğu yerde kalıyor.
Ve ilk fırsatta, kaldığı yerden yoluna devam ediyor.
İşte tam burada mesele ahlaktan çıkıyor, sisteme dönüşüyor.
Bu yüzden artık daha büyük bir soru var:
Bu düzen değişmeden, biz kimi koruyabiliriz?
Ben, Birleşmiş Milletler’e üye olan tüm ülkelerin eşit statüyle dahil olacağı;
siyasetten, ülkelerden ve güç bloklarından tamamen bağımsız bir uluslararası yargı sistemi hayal ediyorum.
Öyle bir sistem ki:
Hiçbir ülke kendi elitini,
hiçbir devlet kendi siyasetçisini,
hiçbir güç odağı “çıkar” bahanesiyle suçluyu koruyamasın.
Uymayanın, pazarlık yapanın, iade etmeyenin;
koşulsuz ve istisnasız biçimde dünyadan dışlandığı bir düzen.
Belki bu sistem bir anda kurulamaz.
Belki süper güçler buna direnir.
Belki mevcut düzen, kendi dokunulmazlığını kaybetmemek için ayak diretir.
Zor olduğunu biliyorum.
Hızlı olmayacağını da.
Ama şunu da biliyorum:
Değişim, hayal etmekle başlar.
Hiçbir adalet sistemi “uygun zaman” geldi diye kurulmadı.
Hiçbir hak, güçlüler lütfetti diye verilmedi.
Hiçbir karanlık düzen, kendiliğinden dağılmadı.
Bugün “imkânsız” denilen her şey,
dün birilerinin hayaliydi.
Eğer biz daha iyisini hayal etmezsek,
bize dayatılan kötülük “tek seçenek” gibi kalır.
Bu yüzden mesele bugün kurulup kurulmaması değil.
Mesele, insanlığın artık neyi kabul etmeyeceğini açıkça söylemesi.
Ve artık bunu net söylemenin zamanı geldi:
Sınır tanımayan suçlar varsa,
sınır tanımayan bir yargı olmak zorunda.
Bu kurulmadıkça:
çocuklar güvende olmayacak,
toplumlar güvende olmayacak,
gelecek diye bir şey kalmayacak.
Belki dünya bir anda daha iyi bir yer olmaz.
Ama en azından şu cümleyi kurmak zorunda kalmayız:
“Biliyorduk… ama sustuk.”
Çünkü tarihin en ağır cümlesi budur:
Bu kadar bilip de bu kadar sessiz kalmak.
Bu bir savaş değil.
Bu, yavaş ama organize bir çöküş hâli.
Ve insanlığın önünde artık tek bir gerçek var:
Ya adaleti gerçekten güçlü kılacağız,
ya da bu düzenin suç ortağı olacağız.
Başka seçeneği olan, beri gelsin...

YORUMLAR

Maksimum karakter sayısına ulaştınız.

Kalan karakter: