Bir Gazetecinin Bir Duruşu Olmalı…
Donanımlı olmak, her konuda konuşmak değildir.
Asıl donanım; nerede, ne zaman ve ne kadar konuşacağını bilmektir.
Her an “ben buradayım” deme hevesi, çoğu zaman sözü ucuzlatır, emeği basite indirir. Oysa kelam da ilaç gibidir; fazlası zarar, dozunda olanı şifadır.
Gazetecilik, bağırarak var olma mesleği değildir.
Bu iş; tartmayı, sorumluluk almayı, gerektiğinde susabilmeyi ister. Gençlere yol göstermek, bilgiyi paylaşmak, temsil ettiğin kurumun ağırlığını omuzlarında hissetmek bu mesleğin altın kurallarıdır. Çünkü gazeteci yalnız kendini değil; bir geleneği, bir emeği ve bir vicdanı temsil eder.
Bu yüzden üretmek gerekir.
Görünmek için değil, iz bırakmak için…
“Hep ben” demek yerine “biz” diyebilmeyi bilmek gerekir. Çünkü bu meslek paylaştıkça büyür; gelen bir lokmanın bereketi, bölüştükçe artar.
Zor şartlar altında görev yaparken, hiçbir gelecek beklentisi yokken; dün davetlere icabet eden, her yere yetişmeye çalışan, gücü yettiğince kalem oynatan bir emeğin sahibiyken…
Bugün o emeği yok saymaya çalışan güçlere karşı dik durmayı bilmek gerekir.
Gazeteci; ayakta kalacağım diye duruşundan vazgeçmemeli, meslektaşlarını yok sayarak, onların üzerine basarak kendine prim yapmamalıdır. Çünkü bu meslek rekabetle değil, dayanışmayla büyür. Birinin eksilmesiyle değil, birlikte çoğalmakla anlam kazanır.
Sivil toplum kuruluşları ve siyasetçiler de gazeteciliği kendi işine geldiği gibi kullanmamalı; kalemi günü kurtaran bir aparata çevirmemelidir. Gazeteci kimsenin arka bahçesi değildir.
“Ben gazeteciyim” derken,
birini incitir miyim diye düşünenlerden oldum.
Çünkü bu meslek, her şeyden önce insan kalabilmeyi ister.
Bazen susarak,
bazen küçük bir tebessümle çok şey anlatmayı bilir.
Ve inanırım ki;
en güçlü kalemler, sesi en çok çıkanlar değil, vicdanı en yüksek olanlardır.